|
|||||||
Afganistan notlarından
‘Bu sınırlar şeytanın çizgileridir’ 08.01.2012 |
|||||||
Yol eski toz ve topraklı yol değil. Yeni yapılmış ve çok güzel asfaltlanmış. Buralar sıcak bölge olduğu halde asfaltta herhangi bir bozulma ve gevşeme yoktur. Bunun da asfalt yapımında zift kullanmamalarından olsa gerek diyorum. Şöforla doktor, Cumhurbaşkanlığı seçimini konuşuyorlar. ‘Dr. Rafsancani büyük adamdı. Onun yaptıkları göze görünmüyor, fakat sonra anlaşılacak. Gelenin işi çok zor.’ diyor.
Zahedan görüntüsüyle fakirliğini ele veren bir şehir. Şehrin içinde bir çimento fabrikası var. Halkın çoğu sünni ve Behiç. İki defa pasaportum kontrol edildi. Kaçakçılık engellendiği için malı sınır yoluyla Pakistan’a giden bir fabrika da kapanmış. Sınıra telörgü çekilmiş, mayın döşenmiş. Kapının etrafı duvarla çevrilmiş.
Geldiğimiz araba bizi bıraktı. İçeriden başka bir kamyonete bindik. Rüzgar esiyor ve ince çöl kumunu savuruyor. Afgan pakulunu kafama taktım. Fakat kulaklarımız kum doldu. Ebu Talip sakallarımın kum deryası olduğunu söylüyor. Binaya girdik, eşyalarımıza usulen bakıldı. Pasaportlarımıza çıkış vuruldu. Paralara bakan veya soran olmadı. Sabah 50 DM bozdurduğum için üstümde 15 bin tümen vardı ve belki de problem olabilirdi.
Pakistan tarafına geçtik. Doktorun kitap kolileri hep problemdi. Gümrükçüler onu birara içeri çağırdılar. Rahmetli Humeyni’nin ‘bu sınırlar şeytanın çizgileridir’ derken kastı neydi diye düşünüyorum. Ve batı Avrupa’nın ülke sınırlarını korumakla beraber gümrük kapılarını kaldırmalarını düşünüyorum. İslam ülkelerinin gerçekleştirmesi gerekenleri Avrupalılar yaptılar. Ve biz sadece teknolojide değil, uluslararası ilişkilerde de geri kaldık. İran tarafında eşyaları çok olduğu için kucağında çocuğu olan genç bir kadının ağlayışını hatırlıyorum. Pakistan tarafındaysa her polis noktasında eşyaların mıncıklanacak ve polise rüşvet verilmeden geçilemeyecek. Hemen yakamıza yapıştılar.
Bir tanesi daha elimde olan pasaporta yapışıp, ‘Araba hazır, işlemlerinizi ben yapayım hemen gidelim.’ dedi. Ebu Talip: ‘Sakın pasaportunu verme! Burası çarpıcılar yeri.’ dedi. Doğrusu bir an ürperdim. Bir gafletle bu adamların eline pasaport verilse, işlem tamam olur.
Ebu Talip, ‘Doktor sen eşyaların başında kal! Biz içeri girelim. Ama çantaları kaptırma! Burası hırsız yatağıdır.’ diyor. Bu insanlar Müslüman, böyle olmamalılar, fakat ne yazık ki, çantaların çarptırıldığı nokta burası. Doktor geldi, ‘Sen içeri gir!’ dedi. Sıra Ebu Talip’teydi. Pakistan girişlerini vurdurduk.
Bin tümene 80 Rupi, 1 Dolara 40 Rupi veriyorlarmış. Tümenin 100 Rupi olması lazım. Para çenççiler etrafımızda. Yaşlı ve sakallı biri, ‘Otobüs orada, namazdan sonra gideceğiz.’ diyor. ‘Kuetta’ya ne zaman varırız?’ diye soruyorum. ‘Sabah, yol çok uzun.’ diyor. En uygunu bir yere sabah varmak ve yola devam etmek. İki kabinli bir toyotaya kişi başına 400 Rupiye anlaştık. Doktor, ‘Sabah 5-6’da varacakmış.’ diyor. ‘Bir yerde mi yatacağız?’ diye soruyorum, ‘Hayır, devam edecek.’ diyor. Otobüsler bu yolu geçerken bir yerde yatıyorlar. Toyotolarınsa daha hızlı geçtiklerini duymuştum.
Yola çıkmadan iki kap suya (10 litre) 600 Tümen vererek aldık. İran’daysa 100’er Tümendi. Bu yolun en önemli şeyi suydu. Çantamda dün Tahran’da aldığım bir ekmekle biraz peynir vardı. Fazla para probleminden dolayı her iki molada da yemek yemiştik. Çelo kebap ve horaş. Yine de ekmek almamız lazımdı. Ve yola çıktık. Hayret ettim. Çünkü Taftan’dan Kuetta’ya yeni yapılmış bir asfalt yol vardı. Bir Türk firmasının bu yolu yapacağını duymuştum. Fakat yolun bu kadar iyi olmasına sevindiğimi söyleyemem. Dörtyüz küsur km’lik bu yolu bu araba erken giderdi ve biz gece varırdık. Kalacak yer problemi çıkacaktı. Doktora tekrar sordum. ‘Dokuz onda varacakmış, çok kötü oldu.’ dedi. Şöfor 120 gidiyor. Yol böyleyse bu herif akşam olmadan varır. Saat 10’da çıkmıştık. Taftan’dan İran-Pakistan saat farkı yarım saat. Yola çıkarken su kabına üç şişe kola doldurdum. Doktor bir başka durakta iki şişe fanta, bir diğerinde dört şişe koka kola doldurdu. Bizse su küplerinden su doldurmuştuk. ‘Bu suları siz içebiliyorsunuz. Fakat ben içersem ishal oluyorum. Onun için kola içiyorum.’ dedi.
Kurumuş ekmeğimizle suyu çıkmış peyniri çıkardım. Ekmeğin yarısını böldüm. ‘Şimdilik bu kadarla idare edeceğiz.’ diyorum. Ön koltuğa oturan şişman Pakistanlının rüzgar görmemiş bir sesi var. Arkaya dönüp doktorla bağıra bağıra konuşuyor. Urduca, Urduca kırması, İngilizce. Konuşmayı bitirince de kafasını yana düşürüp uyuyor. Uyandığında yine aynı şey.
Şöfor Farsça bir şarkı kaseti koydu. İkinci şarkının müziği İbrahim Tatlıses’te varmış. Sürprizde olabilir. Fakat hayır müzik hiç farksız. ‘Haydi söyle’ idi. Doktora bu eski bir şarkı mı diye sordum. ‘Tabi İnkılabtan önce.’ diyor. Halbuki İbrahim Tatlıses bu türküyü son yılda piyasaya sürmüştü ve sesle müzik aynıydı. Doktor, ‘Akşam nerede kalacaksınız?’ diyor. ‘Bakalım.’ diyorum. ‘Ben İran Kültür’e gideceğim, siz de gelin!’ diyor. Şişman Pakistanlı, ‘Önce istasyona gidelim!’ diyor. Biz de indik. Karaçi’ye giden bir tren hazırdı. Lahor treniyse yarın 11’deymiş. Bilet için ‘Yarın gelin!’ diyorlar, yer varmış. Şişkoysa ağlayarak yalvararak bilet aldı. Dışarı çıkınca rıkşeciler etrafımızı sardı. Otele kadar at arabasıyla gittik. Farsça bilen çok. Bizim şişko kendi pazarlığını yaptı, anahtarını alıp gitti. Tek kişilik oda 60 Rupiydi. Bizden iki kişilik oda için toplam 100 Rupi istediler. Ucuzdu fakat pasaportları elden ele dolaştırınca Ebu Talip, ‘Ağabey, tereyağı hikayesine döndü galiba.’
Söyleyecek birşey bulamıyorum, çünkü salak bunlar. Vize var, giriş var. Rakamları anladıklarını da sanmıyorum. ‘Siz Katarla mı geldiniz?’ ‘Hayır, toyoto ile geldik’. Bizi getiren arabacının ne işi vardı burada. İşi karıştıran oydu. İstasyondan bindiğimiz için, trenle geldiğimizi sanmış olacaktı. Sonuçta otele kaydımız yapıldı.
Pasaportları zorla geri aldık. Burası Kuetta’ydı. Pasaportsuz kalabilmek riski vardı. Odaya çıktık. Duşu vardı. Çantaları bırakıp aşağı indik ve bir çarşı turu atacaktık. Şeker kamışı satan bir arabanın önünde durduk. Türkmence: ‘Nerelisiniz?’ Afgandı.
- Türkiyeliyiz, sen nerelisin?
Beş Rupilik kesilmiş kamış aldık.
- Afganistan’ın ahvali nicedir?
Biraz yürüdük, yine bir vatandaş. Selam verdim. Bu da Kunduzluymuş. Mango, mandalin ve garip bir meyva satıyor. Şeker kamışını yiyerek, hepsini olmasa da emdiğimiz parçanın bir kısmını Pakistanlılar gibi ortalığa atarak dolaştık. Dönüşte Kunduzlu bize o garip meyvadan ikram etti. Bir de mango kesti. Hayır dememe rağmen kesti. Misafirperver Afganlar. Çalışkan, üretken insanlar.
- Kaç kilo sattın? Çoluğun çocuğun rızkı çıktı mı?
Fakat Müslümanlığının kazandırdığı bir pratiklikti onun yaptığı. O garip meyvadan kalanları aldım. Yarım kiloydu. Diğer satıcılardan da 1 kilo mandalina aldım. Otelin çayhanesine girdik. İki açmayla iki küçük demlik çay. 45 Rupi, çık para! Fakat herif arkamızdan gelip bir on Rupi daha istedi. Yukarı çıktık. Sıcak su vardı. Taftan’ın kumunu ancak çıkartırdım. Gömlek, yelek ve çoraplarımı da yıkadım. Sonra Ebu Talibi kaldırdım. O da duşa girdi. Geceyi yolda geçirmemiz üzerineydi hep hesaplarım. Erken gelmeye bozulmuştum. Fakat şimdi erken gelişimizin daha hayırlı olduğu tezini kabullendik. Sabah ezanı saat 4 olmadan okundu. Ebu Talip de uyanmıştı. Namazı kılıp tekrar yattık. Saat 7:20’de kalkıp toparlandık. Pakistan gömleğimi giydim, diğerini katlayıp çantama koydum. Otelden çıktık. Peşimizden bir adam:
- Nereye gidiyorsunuz?
Adamı defedip, Kuetta cadde ve sokaklarını, pazarlarını ikibuçuk saat boyunca adımladık. Bir pastaneden yol için ekmek ve meyva suyu aldık. Biraz da muz. Sonra istasyonun yolunu tuttuk. Bazı sokaklar Afganlı doluydu ve Afgani bozuyorlardı. Buranın Kandahar tarafına giden yol olduğunu düşündüm.
İstasyondayız. Rezervasyon ve turizm ofisi. Akşam bize 9’da gelin diyen adam da orda. Yandakini gösterdi. O da diğer yandakini. Yer yok diyor.
- Bir bilet var istersen al!
Hepsi yalan. O sırada üç kişi geldi. Birisi Farsça:
- Ne oldu?
Onlar da bilet aldılar. Biz bir süre daha bekledik. Konuştuk yok. Bu adamları tanımasam kızacağım. Kızamıyorum. Kızamıyorum, düşünüyorum. Fakat çözümü yok. Bu fakirliğin ittiği bir şey değil. Çıkıp numarasız yerden almaya gidiyoruz. Satış yerlerinden birinde duran sakallı güleç yüzlü bir gence Farsça bilip bilmediğini sordum. Biliyormuş. ‘Bileti içeriye girin solda ilerde alacaksınız.’ diyor. Bir an cemiyetten olup olmadığını sormayı düşündüm. Biraz önceki adamlar oturuyordu.
- Ne oldu?
Yanlarındaki ince yapılı adama: ‘Hallet şunların işlerini!’
- Parayı versinler, alıp geleyim. Cebinden sarıya kazınmış bir numara çıkardı, 83. Buranın taşıyıcı hizmetlilerindenmiş. Nitekim bunlar kırmızı gömlek giyiyor. Bir süre sonra gömleğini de giyecekti. Beraber gittik, bilet aldık. Sonra içeri girip bize numara aldı. Karşılığında da 60 Rupi istedi, numara farkı da içindeymiş. Verdik. ‘Tren gelince ben sizin yerinizi de göstereceğim.’ dedi. Yani henüz hizmet bitmemiş. Daha önce bir defa yataklıya binmiş, fakat diğer vagonların kalabalık ve rezalet olduğunu duymuştum.
...
|
|||||||
|
|||||||
