|
|||||||
Keşmir – 10 Kasım 2005 26.07.2010 |
|||||||
Akşam saat 19, İstanbul-Karaçi uçağı için havaalanındayız. Dr. Adnan İzmir’den gelmişti. Ömer, Mehmet’in hediye gönderdiği digital fotoğraf makinasını verdi. Mustafa Kılıç bir çuvala bastığı çocuk montlarını, bir bavul da kazağı getirdi. VIP’ten gireceğiz. On kişiyiz. Ubeydi bekliyorum. O da fotoğraf makinasını getirdi. Yeni makinanın yanında onunki biraz kaba kaldı. On çekimlik filmi ona veriyorum, daha büyük bir hafıza göndermesi için. Çıkış için sadece ben 70 TL ödüyorum. İçeri geçtik. Yolculukların başlangıçları bana hep sıkıntı veriyor. Fakat bütün yolculuklarımın ayrı bir tadı ve güzelliği var. Doğuya doğru gidişler bana her zaman hüzün yüklüyor. Bütün düşüncelerimi ayrı bir duygusallık basıyor. Beşbuçuk saatlik bir uçuşla Karaçi’ye iniyoruz. İHH’nın iki sorumlusu Yaşar ve Recep, Denizli Musiad’dan 3 kişi, 3 doktor, iki de Ömerle ben, toplam on kişiyiz. Uçaktan ilaçları alınca her birimizin el arabası ilaçla doldu.
İslamabad bileti için gişeye yanaştığımızda ilk iki uçağın dolu olduğu cevabını aldık. İki memur eşyalarımızın çokluğuna takılmıştı. Arabadaki yüklerimizi hiç üşenmeden tarttılar, 500 kg yükümüz vardı. Fakat hepsi de deprem bölgesine yardım malzemesiydi. Dr. Adnan’la Recep yanaşıp İngilizce konuşuyorlar, adamlar 30 Dolar istiyordu. Bu parayı alabilseler belki de bizi ilk uçakla göndereceklerdi. Epeyce etrafımızda döndüler, pazarlık yaptılar. Fakat para alamadılar.
Beton üzerinde yatmış bir kadın, yanında da sırtüstü yatan kafası saçsız bir bebeği vardı. Bebek sanki özel yatağında yatmışcasına tatlı tatlı uyuyordu. Yanlarında da kafasını beton direğe dayamış ihtiyar bir kadınla, uykusuzluğun perişan ettiği ihtiyar bir adam vardı. Pakistan saatiyle 11’de uçağa bindik. 12’de hareket ettik. İç hatlarda yolcu sayısı oldukça fazlaydı. İstanbul uçağının iki katı büyüklükte bir uçaktı.
Eski milletvekili Mehmet Sılay beyle yanyana oturmuştuk. Bir kitap karıştırıyordu, bırakınca rica ettim. İHH ile yurtdışına çıktığı kendi notlarıymış. Hindistan, Afganistan, Türkiye var. Bir kitap da 99’daki Türkiye depremiyle ilgili yazmış. Uçaktan indik, eşyalarımızı arabalara doldurduk. Yardım elemanları olduğumuz gören gümrükçüler bizi sıraya sokmadan geçirdiler. Dışarı çıktığımızda İHH’nın minibüsü gelmiş bizi bekliyordu. Merkeze gittik. Dışarda kalmıştık. İHH’nın Pakistan’daki partner kuruluşu Hubeyb’le aynı binadaydılar. Islamic Üniversite’de okuyan Muhammed, Denizli ekibini götürmüştü. Mehme Sılay’la Antalya’lı doktor da gitmişti.
Geriye biz kalmıştık. Muzafferabad’dan dönen Dr. Ahmed’in yüzünden yorgunluk akıyordu. Acaba ne kadar süre sonra bu halini üzerinden atacaktı. Ya da biz ne kadar süre sonra bu hale gelecektik. Onun yüzüne bakan oradaki şartların güçlüğünü ya da yapılacak iş çokluğunu, bu yüzün ifadesinde bulabilirdi. Dr. Selçuk, Adnan’a epeyce bilgi verdi. Kızılay’daki doktorların yardımlarından, onlardan alınacak bilgilerden, hastaların biçiminden, neyi yiyip neden kaçınacağından, içme suyundan epeyce bilgi verdi. Akşam olmuştu. Uçakta verilen sandviç dışında dün akşamdan beri açtık. Dr. Adnan çıkışırcasına serzenişte bulundu. ‘Arkadaşlar bir yerde size yemek yedirip, çay içireyim.’ Kabil Restaurant’a gittik. Üst kata çıktık. Çalışanların hepsi Afganlıydı. Birkaçı Türkmence konuşuyordu. Kaselerde gelen et çorbasını içerken, turşu karışımı acılı sostan içine attım. Üstüne Afgan pilavı yiyip, sütlü çay içip kalktık. Muzefferabad’daki son doktorun Türkiye uçağı yarınmış, gelmesi gerekiyormuş. Onu almaya giden minibüsle Dr. Adnan ve Ömer’le beraber yola çıktık. Saat 23 olmuştu. Şöfor açmış, Meri’ye çıkarken yemek molası verdi. Meri’den Keşmir virajlarına döndüğümüzde, şöforun uykulu hali beni endişelendirdi. Hal hatır sorarak onu biraz meşgul ediyorum. Sabah 4’de İHH’nın çadır kentine vardık. Dr. Kasım bey, Dr. Adnan’a ayak üstü on dakika kadar bilgi verdi. Sabah namazını kılıp yattık. Dr. Adnan tek erkek doktor olarak sabah 9’da göreve başladı. Macaristan’da okul bitiren iki de Türk doktor kız vardı. Kliniğin bir de buralı bir ebesiyle, gönüllü sağlıkçı gençler vardı.
İHH’nın buradaki ilk faaliyeti klinik, ikinci olarak kliniğin hemen arkasındaki 200 çadırlık bir çadır kenti vardı. 1800 kişi barınıyormuş. Günde iki öğün her çadıra yemek dağıtılıyordu. Bunun için iğreti de olsa kurulmuş bir yemekhane vardı. Bir aşçı ve dört de yardımcısı çalışıyordu. Kampı idare için Pakistan Meri’li asker emeklisi bir müdür ve yardımcısı vardı. Malzeme taşımak için iki toyota kamyonet kiralanmıştı. Muzafferabad’a gidip gelen iki de toyota minibüs vardı. Yeni gelen yardım malzemelerinin depolandığı bir depo ve sorumlu depocu vardı. Urduca Türkçe tercümanlık yapan Muzafferabad’lı Davut ve Afgan Türkmeni Naim vardı. Davut Kuzey Kıbrıs’ta çalışırken Türkçe de öğrenmişti.
Çay demledim, zeytin, peynir vardı, yumurta da buldum. İğreti de olsa kahvaltı sofrasını kurdum. Dr. Adnan’ı çağırdım. Türkiye tipi bayat bir kaç ekmek vardı. Naim: - Bunları Türkler yapıyor. Saat 11’le 4 arası ordan istediğimiz kadar ekmek alıyoruz. İsterseniz oraya beraber gideriz.
- Adnan! Çok hastan var mı? - Oldukça çok. Doktor kızların maşaallahı var. Çok büyük iş yapıyorlar.
Ekmek almak için Naim ve Ömer’le yola çıkıyoruz. Beşyüz metre kadar sonra Deniz Feneri’nin yola gerili bez afişinin altından geçiyoruz. Yolun sağında Deniz Feneri’nin çadır kenti varmış. Nehrin üzerinden uzunca bir köprüyle Muzafferabad’ın merkezine geçiyoruz. Burada kaya yıkılan yer daha çok. Ortalık Pakistan yardım kuruluşlarının kendilerinden çok astıkları bez afişlerle görüntü kirliliği içinde. On sene önce yardım getirip üç gün kaldığım Muzafferabad’ı hafızamda şekillendirmek için her tarafa dikkatle bakıyorum. Fakat bu kadar yıkılmış bir şehirde adeta labirent çözmek gibi bir şey bu. Şehrin ana caddesindeki yıkıntılar, kayan yerler kenarlara itilerek temizlenen yol trafiğe açılmış. Ayakkabıcılar, kebapçılar, manavlar, kasaplar, bakkallar, inşaat malzemesi satanlar, eczaneler ikişerli üçerli faal haldeler.
Ana yoldan sola saparak yıkılmaktan kurtulmuş bir devlet yapısının bahçesine girdik. Pak Türk burada küçük bir aşevi açmış. Bir bölümünde de Kızılay’la ortak çalışan İstanbul Büyük Şehir Kartal Ekmek fabrikasının açtığı ekmek fabrikası var. Dışarıda depremzedeler sıraya girmiş ekmek bekliyor. Girişte askerler nöbet tutuyor. İçeriye giriyoruz.
- Esselamualeykum, kolay gelsin arkadaşlar. - Aleykumselam.
Sırayla tokalaşıyorum, kendimi tanıtıyorum. Başusta Cengiz ve diğerleriyle tanışıyorum. İHH’nın ekmek istihkakı 35 olarak belirlenmiş. Fakat ben, ‘şu anda sayımızda azalma var, 20 tane alalım, yeterli’ diyerek imza atıp ekmekleri alıyorum.
Cengiz, ‘Buralar yıkıntıydı. Bir aydır çalışıyoruz. Fırın geldi kurduk. Pakistanlılara üretimi gösteriyoruz. Onlar öğrenince başlarına bir kişi bırakarak biz döneceğiz.’ diyor. Kurumlarımızı, insanımızı bu kadar uzak yerde çalışırken görmekten büyük bir sevinç duyuyorum.
Aracımıza bindik. - Naim! Kızılay uzak mı? - Yakın sayılır. - Oraya da uğrayalım.
Ana caddeye inince sola dönüp yola devam ediyoruz. Parlamento, Anayasa mahkemesinin olduğu yer Türk Kızılay’ına verilmiş. Kapıda askerler nöbette. Selam verip içeriye girdik. Pırıl pırıl havada, golf sahası gibi yeşil bir örtüyle kaplı. İlk önümüze çıkan Kızılay eczanesi, sıradakilere bir bayan hemşire ilaç dağıtıyor. Selam veriyoruz, kendimizi tanıtıyoruz.
- Biz İHH’dan geliyoruz, yeni ekibiz. Burada yetkili kim?
İsmi alıyoruz. Yemek saatiymiş, masalar, sandalyeler ve kalabalık bir ekip tabulotlardan yemek yiyor. Bizi de buyur ediyorlar. Oturmuyoruz. Bu defa ki ziyaretlerimiz görmek, yerleri öğrenmek için. Geldiğimiz tarafa dönüyoruz. Nehir solumuzda, biz oldukça yüksekten bakıyoruz. Nehrin karşı tarafından binlerce çadırın uzandığı bir kamp var. Biz yola devam ettikçe çadırlar da devam ediyor. Arada bir aracı durduruyorum. Ömer video çekimi yapıyor. Köprüden tekrar karşıya geçtiğimizde Naim’e ‘şöfora söyle sol yola girsin’ diyorum.
- Nereye gideceğiz? - Hazır gelmişken nehrin bu yakasını da bir görelim.
Sağda bir yardım kuruluşu var, şöfora durmasını söylüyorum. Kapıdaki nöbetçilere buranın yetkilisini sorduruyorum. Yetkili bulma işi karışıyor. Üst tarafta bir de hastahane bölümü varmış. Naim’e ‘oraya geçelim’ diyorum. Ve yetkili soruyoruz. Rıdvan adında bir delikanlı geldi. Kendimizi tanıttık. Rıdvan ameliyathane sorumlusuymuş. Bizi konteynır ameliyathaneye götürdü. Terlikleri giyip içeri girdik. Ömer çekim yaptı. O sıra asıl yetkili Dr. Bilal geldi. Lahorluymuş. Avludaki masanın etrafına oturduk. Sütlü çay getirdiler. İçerken önce Dr. Bilal’e kendimiz tanıttık. İHH’nın yerini tarif ettik.
- Bizim de çadırkentte bir kliniğimiz var. Fakat ameliyathanemiz, X makinamız yok. Şu an iki bayan bir erkek doktorumuz var. Diyoruz. - Bizim hizmetimiz sizindir de. Ameliyathane, X makinası, ne eksiğiniz varsa takviye yapabiliriz. Diyor. - Bir tane de ambulansımız var. Her an çağırabilir, klinik için kullanabilirsiniz. Diyor. Bilahare Dr. Adnan’la geleceğimizi söylüyorum. Bize konteynırlardan oluşan, eczane, labaratuvar, X bölümünü gezdiriyor. Kadın hastalar için yataklı bölümleri de varmış. Biz çocuk bölümünü gezip ayrılıyoruz. Yukarıdan gördüğümüz çadırkente doğru yola devam ediyoruz.
|
|||||||
|
|||||||
