Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da süsleme tezyin fiili 9 12.07.2019


-Kötü Arkadaşlara (kurunâ) nisbetle zeyyene fiili

Kötü arkadaş insana bazı şieyleri nasıl süslü, cazip, çekici, albenili gösterebilir? Bu kötü arkadaş şeytan olmasın!

zeyyene” fiilinin süsleme, süslü ve güzel gösterme, tezyîn etme, hatta sevimli hâle getirme anlamlarına geldiğini, Kur’an’da bu fiilin Allah’a, şeytana, insanlara, uydurma tanrılara nisbetle kullanıldığını hatırlayalım.

Bir âyette ise aradaşlara nisbetle kullanılmış.

Allah (cc) kimlere hangi arkadaşları musallat etti? Bu musallat etme işinde bahsedilen kişilerin bir dahli olmaksızın asıl özne Allah mı? Yoksa bazı kişiler yaptıkları yanlışlar sebebiyle, ya da kendi tercihleriyle bu kötü kimseleri arkadaş mı edindiler? Bu kötü arkadaşlar kendi yoldaşlarına neleri süslü, sevimli, câzip gösterdiler?

Şimdi bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

Bu âyet cehennemliklerden bahseden bir pasajda yer alıyor.

Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şâhitlik ederler.

Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Derileri de der ki; “Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz.”

Siz (günahları işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Lâkin, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz.”

İşte bu sizin, Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O, sizi mahvetti de ziyâna uğrayanlardan oldunuz.”

Şimdi eğer dayanabilirlerse, artık cehennem onların yeridir! Eğer Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işlemeye izin isteseler, onlara izin verilmez.” (Fussilet 41/20-24)


-Şeytan ne kötü arkadaştır

Arkasından da şöyle buyuruluyor:

Biz onlara birtakım arkadaşlar (kurunâ) musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslediler (zeyyene).

Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” (Fussilet 41/25)

Bir önceki âyette bu gibilerin Allah ve âhiret hakkındaki yanlış, isabetsiz, hakikatle alakası olmayan, ama kendilerini helak eden zanlarından bahsediyor.

Bazıları demişlerdir ki zan iki çeşittir. Bir kurtarıcı biri helak edicidir. Birincisi şu hadise dayanır: “Ebû Hüreyre Nebî’nin şöyle dediğini anlattı:

Allah (st) şöyle buyurdu: “Ben kulumun, Benim hakkımdaki zannı üzereyim ve Ben, kulum Beni zikrettiği vakit kendisiyle beraber olurum. Kulum Beni, nefsinde zikir edecek olursa Ben de onu nefsimde zikrederim. Kulum Beni bir topluluk içerisinde zikrederse Ben de onu daha faziletli bir topluluk içerisinde zikrederim. Kulum Bana bir karış yaklaşacak olursa, Ben de ona bir arşın yaklaşırım. Kulum Bana bir arşın yaklaşacak olursa Ben de ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum Bana yürüyerek gelecek olursa Ben de ona koşarak giderim.” (Buharî, Tevhid/15 (7405). Bir benzeri: Müslim, Tevbe/1 (6952), Zikr/2 (6805), 19 (6829). Tirmizî, Zühd/51 (2388), Daavât/131 (3603). İbni Mâce, Edeb/58 (3822). Dârimî, Rikâk/22. Ahmed b. Hanbel, 2/251,315,391,412,445,482,516, 517,524,534,539, 3/210,277,491, 4/106)

Ben kulumun zannı üzereyim yani kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim.

Ancak bu hadiste söyleneni de hatalarının çokluğundan dolayı ümitsiz olan kimseler gibi yanlış anlamamak gerekir

H. Basrî bu âyeti okumuş ve “İnsanların amelleri Rablerine karşı besledikleri zanna (kanaate ) göredir. Mü’min Allah’a her zaman güzel/müsbet zan besler, bununla birlikte sâlih amel işler. İnkârcı ve münafık Allah hakkında yanlış düşünür (yanlış tasavvura sahip olur) kötü zanda bulunur, kötü, bâtıl, zararlı ameller işler. Bundan dolayı onlar arzu edilen ödüle ulaştırılmazlar. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 6/553)

İncelemeye çalıştığımız âyette söylenen şu:

Allah (st) İslâmî davete şiddetle karşı çıkan, Haktan gelen hakikate amansız düşmanlık yapan kişilerin veya kavimlerin yanına bazılarını arkadaş, yakın veya yoldaş olarak verdi. Bu gibi yoldaşlar da onlara yaptıkları işleri –çok sapık, bâtıl,zulüm ve çirkin olmasına rağmen- güzel gösterdiler. Süslediler, tezyîn ettiler, onların zevklenmelerini sağlayacak denli çekici yaptılar.

Böyle zalimler de bu kötü ve saptırıcı arkadaşlarının bu aldatmalarına kandılar. Kendilerine süslenen, yaldızlanan şeyleri onlar da süslü, zevkli, ideal gördüler. Arkasından dünya hayatını tercih ettiler. İlâhi mesajın âhiret hayatı ve ilâhi hesap hatırlamasını takmadılar. Ölümden sonra bir hayatın olacağını inkâr ettiler.

Böylece hoşlarına giden, nefsilerinin istediği her şeyi yaptılar, her hayasızlığı çekinmeden işlediler, her türlü günah kazandırıcı eylemleri sonucunu düşünmeden yaptılar. Dolaysıyla cezayı hak ettiler. Allah’ın rahmeti yerine gazabını tercih ettiler. Bu alış verişleri elbette zararlı idi. Onlar hüsrana düşenlerden oldular. (Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyan, 11/103)

Bu uyarı yalnızca geçmişte şeytanı arkadaş edinip de sapıtan, yanlış yapan, zalim olanları değil, gelecekte de insanlardan ve cinlerden şeytanları arkadaş edinen, bu yüzden sapıtan, azan, hayasızca günah işleyen herkesi kapsar.

Başlarına böyle arkadaşlar, yoldaşlar sardırıldı. Kabuğun yumurtayı, veya ağacı sarması gibi onları kuşattılar.


-Karîn (arkadaş) nedir?

Karîn isminin türetildiği “ka-ra-ne” fiili bağladı, sıkı bir şekilde birleştirdi, birbirine (bir şeyi diğerine) kattı demektir. Bu yönüyle izdivaç (yanayana olma) kelimesine benzer. İki deveyi biraraya getirme bu fiili ile ifade edilir. Mesela aynı kökten gelen “mukterîn” kelimesinde bu anlamı görüyoruz. (Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 605)

Hz. Peygamber’i kasdederek; “(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler (mukterîn) gelmeli değil miydi?” (Zuhruf 43/53)

Buna göre sıkı arkadaşa, can yoldaşa, aralarından su sızmayan arkadaşlığa, ya da arkadaşlık da birbirlerine denk olana “karîn” denir.

Kur’an’da sekiz yerde alan bu kelime, biri hariç hepsi de şeytanın kötü arkadaşlığı, bu arkadaşlığın insanın aleyhine nasıl sonuçlara sebep olduğu hakkında geçiyor.

İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi." (Saffât 37/51)

İşte âhiretten bir sahne. Kıyamet gerçekleşmiştir. Herkes kendi aleyhine şâhitlik yapacak şâhitlerle hesap yerine getirilir. Bu şâhitler öncelikle kişinin amel defteri ve organlarıdır.

Yanındaki arkadaşı: «İşte yanımdaki hazır”, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kâfiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın...” (Kâf 50/23) Pek çokları yanındaki arkadaşını şeytan diye açıklıyorlar.

Şeytanın arkadaşlığı hakkında sahbi, refik, habibi, ahî, veli, sadîk denilmeyip “karîn” denilmesi oldukça dikkat çekici. Sanıyoruz karîn kelimesi Arapça’da arkadaşlığı ifade eden bu kelimelerin anlamlarını kapsamıyor. Sanki bunda biraz olumsuzluk var.

Burada üç gerçeğe işaret edildiğini söyleyebiliriz:

Birincisi: Bazı kişiler şeytanın vasvesesine öylesine kanar, öylesine inanır ki, sonunda yanyana gelirler, birbirlerine candan dost olurlar.

İkincisi; bu arkadaşlık iple bir şeyi birbirine sıkıca bağlamak gibidir. Artık her şeye rağmen bu arkadaşlık düğümü kolay kolay çözülmez. Günlük hayatta bir insan arkadaşının kötü ve zararlı olduğunu anladığı an, her ne kadar sıkı da olsa arkadaşlığı sona erdirebilir. Ancak şeytana arkadaş olan, ya da şeytanın kendisine arkadaş olduğu kimse bu zararlı bile bu dostluğu sona erdirmez.

Üçüncüsü; Bu arakadaşlıkta taraflar arasında bir denge bir uyum söz konusudur. Tencere kapak örneği. Şeytan şeytanla arkadaş olmuş gibi. Şerli şerliyi bulmuş gibi. Kötülükte, yalanda, hilede, çirkin işleri güzel göstermede, cehennemin yollarını süslü taşlarla döşemekte ortaktırlar. Birbirlerine yardımcı olurlar.

Âyette; “Biz onlara birtakım arkadaşlar (kurunâ) musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslediler (zeyyene).”

Burada zahiren şu anlaşılabilir: Allah uygun gördüğü, ya da sevmediği bazı kullarını bu saptırıcı şeytanları arkadaş olarak musallat eder. Onlar da sapıtırlar, azarlar, inkârcı olurlar, çok günah işlerler, sonunda cezayı hak ederler.

Ancak işin hakikait böyle değildir. Bu ayet Allah’ın inkarcıların kalplerini mühürlemesi (Bekara 2/7), Allah dilediğine hidâyet verir (Bekara 2/27, 213, 272. Ali İmran 3/86. En’am 6/88. Yûnus 10/19 v.d.) âyetlerine benziyor. Şüphesiz inkârda ve azgınlık çok ileri giden bir kimse Allah’ın yasası gereği yüreğini hidâyete kendi iradesi ve yaptıklarıyla kapamıştır.

Burada fiil ne kadar Allah’a nisbet edilse de sonuçta bunu tercih eden, yüreğini İslâma kapatan (âdeta mühürleyen) insan, bunun yasasını koyan da Allah’tır. Dileme veya hidâyeti isteme de böyledir. “Allah dilediğine hidayet eder” yani Allah hidâyeti dileyene hidâyeti diler, hidâyeti isteyenin hidâyetini kabul eder, hidâyetin yollarını açar. Yani hidâyetin yasalarınını da koyan O’dur. Tıpkı suyun sıfırın altında donma yasasını, tıpkı her ağır cismin arza doğru düşme yasasını koyduğu, tıpkı insanlar ve toplumlar hakkındaki “sünnetullah”-Allahın kanunu” gibi. Bir kimse hidâyeti, yani İslâmı, müslümanca yaşamayı istemiyorsa, Allah onu zorlamaz.

Üstelik pek çok âyette Allah (cc) zalimlere hidâyet etmez diyor (bkz: Âli İmran 3/86.Mâide 5/51. En’am 6/144. Tevbe 11, 24. Kasas 28/50 v.d.) Demek ki zalimler kendi tercihleriyle kendilerini hidâyetten mahrum ediyorlar. Allah hidâyet gibi bir ödülü hak etmeyen zalime neden versin?

Yukarıda söylenen hakikat de böyledir. Yani bazıları şeytana uyarak azgınlıkta, zalimlikte, çirkin işleri yapmada o kadar ileri gider, başkalarının da sapması için o kadar çaba sarfeder ki artık o şeytan gibi olur. Şeytanın evliyâsı (Âli İmran 3/175. Nisa 4/76), kabilesi (A’raf 7/27), askeri, asistanı olur.

Demek ki Allah’ın hükmü, yasası böyle: Bir insan Rahman’ın yakınlığını değil de, şeytanın dostluğunu seçiyorsa, şeytanla, şeytansı işlerle sıkı fıkı arkadaş oluyorsa; bunun anlamı o kişi şeytana yakın arkadaş olmuştur. Şeytan da onu insanlar arasında onu kendine dost seçmiştir.

İşte bir gerçek daha. Yarın mahşer gününde, Hesap anında arkadaş edinilen şeytan durumu açıklayacak: “Arkadaşı (olan şeytan) der ki: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi.” (Kâf 50/27) Demek ki Allah birilerine, kendi isteği olmadan şeytanı musallat etmez. Hatta şeytan bile diyecek ki ben onu azdırmadım, kendisi zaten sapıtmış idi. Yani sapıttığı için de benim arkadaşlığımı tercih etti.

Şeytanı arkadaş olarak seçene de o, günahları, çirkin işleri, dünya hayatını ve zevklerini tezyin eder, süsler.

Âyette arkadaş yapma fiili Allah’a nisbet ediliyor. Demek ki bu azgınların hak ettiği bu. Madem ki siz sizi Yaratan Rahman’a yakın olmayı, kul olmayı reddettiniz, şeytana karîn olmayı tercih ettiniz, alın size şeytanın arkadaşlığını.

Demek ki bu konuda Allah’ın hükmü, koyduğu yasa böyle işliyor. Ve Rabbimiz bunu, “onlara şeytanlardan arkadaş musallat ederiz” şeklinde beyan ediyor.

Unutmamak gerekir, diliyle, kalbiyle ve eylemleriyle “eûzü billahimineş- şeytanırracim-kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” deyip şeytanın sevdiği işlerden, onun vesvesinden elinden geldiği kadar kaçan bir insana Allah şeytanı musallat etmez. Bu elbette Allah’ın rahmetine, adaletine uymaz.

Kur’an’da buna işaret eden başka âyetler de var.

Kim Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostu (karîn’i) olur.” (Zuhruf 43/36)

Açık değil mi?

Kim Rahman’ın Zikrini (Kitabını) görmezlikten gelirse,

kim Kur’an’ı ve içindeki hükümleri, ölçüleri kaale almazsa,

kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hayatını sürdürmeyi reddederse,

hatta Kur’anla ve onun getirdiği hakikatle mücadele ederse;

böyle bir zalimin başına şaytan musallat edilir. O şeytan da bu sapığı daha da saptırır. Zalimliğini, caniliğini, şirretliğini, çirkinliğini daha da artırır. Belki âhirette çekeceği azabın bir benzerini Allah (st) bu şekilde ona taddırır. Zira o bunu hak etmiştir.

İnfakın sevabına, dahası Allah’ın vereceği ödüle inanmadan, servetlerinin sırf gösteriş için harcayanların, bir anlamda muhtaçları, yardım duygusunu istismar edenlerin durumu da farklı değil.

Allah'a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenler de (âhirette azaba dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş (can yoldaşı) olursa, ne kötü bir arkadaştır o!” (Nisâ 4/38)

Evet, şeytan ne kötü, berbat, hain, zararlı, vefasız arkadaştır!

Eski tefsirlerde “arkadaşlar-kurunâ” ile, Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a inanmamakta ısrar eden müşriklere dünyada musallat olan şeytanların kastedildiği söylenir.

İbn Âşûr ise bu arkadaşların, insanın ya dışında veya içinde olabileceğini, dışındakilerin “küfür davetçileri ve öncüleri” olan insanlar, içindekilerin ise kişiye vesveseler veren, onu günah ve kötülüklere, haksızlıklara kışkırtan şeytanlar olduğu görüşündedir. (24/274’den nakleden Komisyon, Kur’an Yolu (DİB, 4/605)

Âyetin “onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslediler (zeyyene)” kısmına gelince...

Bazılarına arkadaş yapılna bu kimseler onlara dünya hayatını, bayağı şeyleri, ucuz lezzetleri, fani zevkleri çekici gösterirler. Onların dünyaya bağlanmalarına, bu yüzden günah işlemelerine sebep olurlar. Âhiret hayatı hakkında onları aldatırlar, yalan söylerler, ölümden sonra hayat yok diye inandırırlar. (Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1538)

Önlerinde bulunan”; bu kötü arkadaşlar onlara uyrurma ilahlara tapmayı, başkasının hakkını yemeyi, başkalarına haksızlık etmeyi , zina ve benzeri çirkin ileri şirin gösterir.

Arkalarında olan”; yani Allahın varlığı, sıfatları, bir sürü tanrıya, putlara tapmayı, peygamberliğin olmadığı, Allah’ın her şeyi görüp bilemeyeceği, yeniden dirilme, âhiret sorgusu gibi ğaybi konuları dostlarına inkâr ettirler. (İbni Aşur 24/275’den Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 4/605)

Âyetin “Önlerinde bulunan “Arkalarında olan” kısmı şöyle de anlaşılabilir: “kendi şeytanî dürtüleri, önlerine serilmiş bulunan bütün dünyevî cazibelerin sınırsız zevklerini, hiçbir ahlakî seçme yapmaksızın, onlar için baştan çıkarıcı kıldı ve aynı zamanda, yeniden dirilme ve Allah'a hesap verme düşüncesini bir yanılsama gibi görerek dışlamalarına yol açtı ve böylece, bilgi alanları dışında kalan şeyler konusunda onlara yanlış bir güvenlik duygusu verdi.” (Esed, M. Kur’an Mesajı, 3/975)

Bu âyetler bir açıdan da sosyal çevrenin, arkadaşlık, ahbablık ve dostluk ilişkilerinin; inanç ve ahlâk anlayışlarının, karakterin, kişiliğin oluşması ve gelişmesi üzerindeki etkisinede dikkat çekiyorlar.

 

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.