Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da süsleme (tezyin) fiili - 12 09.02.2020


5-Edilgen (faili meçhul) zeyyene fiili–2


a-İnkârcıların ve müşriklerin yaptıkları yanlışlar, isyan ve zulümler kendilerine tezyîn edildi.

Ölü iken Allah’ın diriltip kendisine nur verdiği ve o nur ile ile toplum içinde yürüryen kimse ile, düştüğü karanlıklardan çıkamayan ışıksız (nursuz), kör kimsenin bir olamayacağını, inkarcıların yaptıkları işlerin kendilerine süslü gösterildiği haber veriliyor.” (Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 3/230)

Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, hiç karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.” (En’am 6/122)

En’am 108. âyette “Her ümmete amellerini (yaptıklarını) süsledik” denilmişti. Bunu da şöyle anlamak mümkün: Her ümmete (topluluğa), her kişiye kendi yaptıkları süslü gelir, güzel görünür. Yani kendi serbest tercihleriyle yaptıkları işleri kendileri doğru bulurlar, güzel görürler. Burada Allah’ın onları icbar etmesi söz konusu değildir. Buna göre âyet, ilâhi zorlamaya (cebr’e) değil; tercihe dayalı, yapanın hoşuna giden amellere işaret etmektedir.

Kâfirlerin amellerinin süslenmsi (tezyin edilmesi) de böyledir. Bu eylem yaldızlı ve süslü ifadelerle güzel gösterilmesi şeytana, kâfirlerin bir eylemi yaparken muhtaç oldukları irade ve güç verilmesi Allah’a nisbet edilir. Şeytanın bu süslü gösterme telkinleri sebebiyle inkârcı zalimler kendi yaptıklarını beğenirler, severler ve doğru bulurlar. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/510)

"Ölü iken" ifadesi, cehalet ve anlayış kıtlığı içindeyken, "hayat verdiğimiz" ifadesi de "bilgi ve anlayış verip, Hakikati tanıyabilecek zihin düzeyine çıkardığımız" anlamında anlayabiliriz. Gerçekten doğruyu eğriden ayıramayan ve doğru yol'u bilmeyen biyolojik açıdan canlı görünse de aslında böyleleri, onları gerçekten insan yapacak hayattan yoksundur. Yaşayan (hayat sahibi) insan ise, ancak doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayırabilendir. (Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an (ter.), 1/591)

Bütün müfessirler, “ölü”nün mecazî olduğunda ve bu ifadenin, iman ile ruhen hayat bulan ve bundan dolayı hayat tarzlarını sağlıklı bir şekilde düzenleyebilen insanlara işaret ettiğinde hemfikirdirler (Esed, M. Kur’an Mesaji, 1/252) 

Nitekim Enfal Sûresinde bu manaya işaret ediliyor: “Ey iman edenler! Size hayat verecek (diriltecek) şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal 8/24)

Asıl ölüm bir kalbin, vicdanın, benliğin Vahiyden mahrum kalmasıdır. Kişiyi bu ölümden kurtarıp diriltecek olan iksir de Allah ve Elçisinin davet ettiğidir.

Bir önceki âyette müşriklerin, şeytanların telkinleriyle müslümanlara karşı mücadele etmelerinden söz ediliyor. Burada ise bu iki kesimin durumu dikkat çekici bir örnekle ortaya konuluyor. Bir müslümanın İslâm’ı kabul etmesinden önceki durumu, hayır ve faziletten yoksun ölü kimsenin durumuna benzetiliyor. Zira şirk ve inkar (küfür) anlayışı, kişiyi bâtılı bırakıp hakkı bulmasına engel olur. İslâmın nasip olduğu kişi ise, sanki yeniden hayata kavuşmuş kişi gibidir. Bu gibiler hakişkati yalandan, hakkı bâtıldan, faydalıyı zararlıdan, doğruyu yanlıştan farketme imkanına kavuşur. Böylece iman nuruyla zihni, kalbi, yolu, önü aydınalnır. Karanlıklardan aydınlığa çıkar. (Bakara 2/257)

İslâmı inkâr eden, ya da onunla mücadele eden Kur’an’ın zulumât dediği karanlıklarda kalır. Onlar şeytanın telkin ve vesvesesiyle sağlıklı düşünmeden mahrum kaldıkları için, içinde bulundukları durum, yaptıkları bâtıl ve çirkin işler kendilerine süslü gelir. Onları sevimli, zevkli, hoş bulurlar. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 2/366)

Hakikat bilgine ulaşıp onunla sayısız bâtıl yollar arasında doğru yolu bulan ile bundan mahrum olan bir değildir. Cahilliği, inadı, aklını kullanmayıp cehâlet içinde bocalayan, kendisine sunulan hakikatin bilgisi hem tanımaz, hem anlamaz. Dolaysıyla Vahyin ışığı ile aydınlanan ile, batıl ın karanlıklarında kalan aynı değildir.

Kendilerine indirilen Vahyin (hakikatin) bilgisini ve ona tabi olmayı reddedip, Kur’an’ın bâtıl, yanlış, sapık dediği yollara gidenlere, yaptıklarının süslü görünmesi Allah’ın bir yasasıdır. Böyleleri zamanla karanlığı sevmeye başlarlar. Karanlıkta el yordamıyla hayatları boyunca sürünmekten zevk alırlar. Yaptıkları kötü ve günah işler kendilerine sevimli, hoş, doğru görünmeye başlar. Bir başarısızlıkla karşılaştıkları zaman bile bir başka kötü ve bâtıl şeyi yapmaya yeltenirler. (Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an (ter.), 1/591)

İslâma göre küfür (inkar) ve şirk (çok tanrıya inanma) insan ruhunun yüce meziyetlerini öldürür. Bu âyet inkârdan imana gelen ile inkârda direnen kimselerin hâlini tasvir ediyor. Yani küfür ve şirk ile ölen manevi boyut, iman ile dirilir. Zira Kur’an onun karanlığını aydınlatır. İman eden mü’min Kur’an’ın (Vahyin) sunduğu nûr ve hakikatin bilgisi ile yürür, yaşar, hareket eder. Gittiği yolu bilir. Bu nûrdan mahrum kalan ise kör gibidir, câhildir, inkârcılığın sebep olduğu karanlıklar içerisinde bocalayıp durur. Doğru yolu bulamaz.

İşte bu iki tip insan bir olmaz. Biri manen diridir. Diğeri manen kör ve ölüdür. (Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 3/230)

Takip eden âyette “İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.” (En’am 6/123) deniliyor.

Âyetin zahiri anlamına bakılırsa, sanki Allah isyancı bir beldenin ileri gelenleri kendisi suçlu, günahkâr yapar. Onlar da bunun üzerine bulundukları yerde hileler yaparlar, elçilere/hakka karşı tuzaklar kurarlar.

Halbuki işin aslı böyle değil. Allah (cc) hiç bir kulunu bir günahı işlemeye, isyan etmeye, inkârcı olmaya zorlamaz. Yani kimse doğuştan suçlu, inkârcı değildir. Bu gibi kazanımlar kişinin kendi tercihidir. O kendi özgür iradesiyle yaptıklarından sorumludur. Kur’an buna şöyle işaret ediyor:

Bu, kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (Âli İmran 3/182)

Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (Şûrâ 42/30)


?


b-Haddi aşanların yaptıkları kendilerine süslü görünür

İsraf genel olarak insanın yaptığı her işte normal olan sınırı aşması demektir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 337)

Kur’an’da bunların genel olarak beş anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz.

Birincisi; ‘haddi (sınırı) ve ölçüyü aşmak anlamında. (Bkz: Şuarâ 26/150-152. Zuhruf 43/5. Tâhâ 20/127 v.d.)

İkincisi; helâl ve temiz ni’metlerin haram sayılmasındaki ve dinî hükümlere karşı aşırılık anlamında. (Bkz: A’raf 7/31-32.İsrâ 17/33)

Üçüncüsü; kişinin emânetindeki mal ve imkânları gereksiz yere harcaması anlamında. (Bkz: Nisâ 4/6)

Dördüncüsü; bir kimsenin günah işleyerek kendisine kötülük/zulüm etmesi anlamında. (Bkz: Âli İmran/147. Zümer 39/53-54

Beşincisi; harcamalarda, yeme içmedeki aşırılık, yani tebzîr manasında. (Bkz: A’raf 7/31. En’am 6/141

İsraf olayının kişisel boyutu olduğu gibi ahlâkî ve sosyal boyutu da vardır.

İslâm, aşırıya kaçmayı, harcamalarda ve davranışlarda dengeyi kaçırmayı hoş görmemektedir.

İsraf anlayışı; sapmaların, bozulmaların, haksızlıkların, fesadın kaynaklarından biridir. Halbuki İslâm, maddî ve mânevî imkânları Allah’ın rızâsını kazanmaya ve insanlara mutluluk getirmeye elverişli yerlerde kullanmayı (Kallek, C. TDV İslâm Ansiklopedisi, 23/180), kişilerin ve toplumların bu konularda denge üzerinde olmalarını emreder.

Müsriflik her açıdan olumsuz bir mana taşır ve israf edenlerin, ölçüyü kaçıranların, aşırılığa meyledenlerin özelliklerinin tümünü ifade eder.

Kur’an israf edenlere “müsrif” diyor. Allah’ın gönderdiği ölçüleri çiğneyip, haddi aşarak “müsrif” olmak, daha çok müşriklerin ve inkârcıların bir sıfatıdır. Onlar, öncelikle sadece Allah’a kulluk yapmaları normal, fıtrata uygun iken; tevhid inancından uzaklaşıp şirke, küfre ve zulme sapanlardır. İnsana yakışan normal, yaratışa uygun davranışlar göstermesi gerekirken, saldırgan, zalim, baskıcı, başına buyruk olan kimselerdir. Yani insan için çizilen hudutların dışına çıkarlar, aşırıya kaçarlar, ölçüyü kaçırırlar.

Müsrif iki âyette mal ve imkanlarda savurganlık yapanlar hakkında da kullanılıyor. Mal ve imkanlarda savurganlık yapanlar ile, davranışlarında aşırıya kaçanlar arasında benzerlik vardır.

Bunlar Yaratıcı’nın insanlar için uygun gördüğü ölçüleri hiçe sayıp, kendi hevâ ve heveslerinin peşine giderler. Akıllarının erdiğini hak zannedip, Hak’tan gelenlere kulak asmazlar; bu nedenle de insan için çizilen tabii sınırları aşarlar.

Mü’minler hem Din’in değerlerine bağlıdırlar, hem de bu değerlere bağlılığın getireceği kazancın farkındadırlar. Onlar, kendilerine sunulan her imkanı yerinde kullanmama israfına (aşırılığa) düşmezler.

Müsrifler ise, değere dönüşebilecek bütün imkanları boşa harcayan kimselerdir. Bunlar haddi aşan anlamında müsriflerdir.

Üstelik bunlar yaptıkları taşkınlığı süslü (müzeyyen), doğru ve isabetli görürler.

İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara (müriflere), yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.” (Yûnus 10/12)

İşte böyle, kendi fıtri güçlerini boşa harcayan, hayırlı işlerde kullanmayan, bunları kötü ve günah işlerde harcayan, haddi aşan budalalara yapıp-ettikleri müzeyyen (güzel-süslü) görünür.

Bu pasaj bize insanı tanıtıyor. Her yerde görülebilecek insan tipinin açık bir örneğini veriyor. Eğilimlerini, yapısını, zaaflarını, tavrını. İnsanın belâ ve musibetler karşısındaki ve bunların sona ermesinden sonraki tutumunu haber veriyor.

İnsan, sağlığı yerindeyken, güçlü iken, durumu müsait iken kendini hayatın akışına kaptırır. Hata yapar, günah işler, hatta azgınlaşır ve herkes için olan normal ölçüleri çiğner. Allah'ın koruduğu ve rahmetiyle kuşattığı kimselerin dışında, hiç kimse güçlü ve kuvvetli iken, ilerde güçsüz ve zayıf düşeceğini hatırına getirmez.

Bolluk, zenginlik, güç ve iktidar insana çok şey unutturur. Kendini zengin görmek (istiğna duygusu) insanı azdırır. Sonra kendisini belâ ve musibet, darlık ve felaket yakalyınca da, bir bakarsın ki, boynu bükük, korkak bir zavallı olur. “Aman Allahım”, “Yarabbi”, “Allahım ne olursun” diye dua etmeye, yalvarmaya başlar. Bu durumdan kurtulduğu zaman geriye bakmaz, neler çektiğini düşünmez, işin nereye varacağını hesaplamaz. Tekrar önceki dünya hayatına döner.

Şükretmek için durmaz, düşünmek için bakmaz. İbret almak için değerlendirmez; “sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçip-gider.” Evet işte bu tipler, ölçüyü aşanlar azgınlıklarını sürdürürler ve bu tutumları ile sınırları aştıklarını anlamazlar. Doğru yaptıklarını zannerderler. (Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 3/1201)

Yapıp-ettikleri kendilerine güzel görünür” ifadesi, hayat boyunca “kendilerini, kendilerine verilen güç ve yetileri boşa harcayanların, müsriflerin” düşüncesiz rahatlıklarını, budalaca kendilerinden hoşnutluklarını dile getirmektedir.” (Esed, M. Kur’an Mesaji, 1/393) 

Aslında insanın yapısında (fıtratında) inanma ve kulluk yapma özelliği vardı. Burada Allah’ın, fıtratını unutup da inkârcı olanlara nasıl muamele ettiğini görüyoruz.

Öteden beri Vahye, ilâhi davete karşı çıkan peygamberlere; “Eğer dediklerin doğruysa, Allah bize hemen ceza versin” demişlerdi. Halbuki Allah kendisini ve gönderdiği vahyi inkâr edenlere hemen ceza vermez. Dünya hayatı onlar için Allah’ın takdir ettiği ve bir süreye kadar normal olarak devam eder. Eğer her günahkârın, her inkârcının cezası hemen verseydi sonuçları başka âyetlerde açıklanan dünya imtihanının bir anlamı kalmazdı. Yeryüzünde de az insan kalırdı.

İnkârcılar darda kaldıkları zaman, üstesinden gelemedikleri bir felaketle karşılaştıkları zaman Allah’ı hatırlarlar. Ya da O’na yalvarırlar. Ancak sıkıntı/felaket sona erince, rahata kavuşunca tekrar eski hâllerine, inkârcılığa dönerler.

Ama insanın asıl yapması gereken iyi ve kötü, geniş ve dar, acı ve tatlı her durumda Allah’ı hatırlamak, ibadet, dua, şükür ile O’na yönelmektir. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 3/107) “Sadece musibet anında Allah’ı anıp refah anında unutmak, inancı ve iradesi zayıf olan, nefsanî ve âdi isteklerin karşısında ezilen ve yenilen âcizlerin tutumudur.” (TDV Kur’an Meali, s: 208)

...Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler (müsriftirler).” (Mâide 5/32)

Bu âyetlerde müsrif; aşırılığa düşmüş; aşırılığa meyleden, aşırı davranan,

Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (En’am 6/141) âyetinde ise boşa harcayan, savurgan, tutumsuz kişi anlamında kullanılmış.

Müsrif kelimesi; “Hakikaten siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan (müsrif) bir toplumsunuz.” (A’raf 7/81) âyetinde ise kendi kendini heder eden, harcayan, yani sadece bedensel dürtülerine bağlı kalıp, ahlakî yükümlülüklerden, endişelerden uzak kalan ve böylece ruhsal yetilerini boşa harcayan kişi anlamında kullanılmıştır.

Bunun kökü olan savurganlık anlamında “isrâf” aynı zamanda ölçü, itidal eksikliğidir. Müsrif de bunu yapandır. Bu da tıpkı kibirli/kurumllu, azgınlık taşkınlık yapmak anlamındaki tuğyan gibidir. (Esed, M. Kur’an Mesaji, 1/393) 

Allah (cc) sapıklığı kendi iradesiyle seçip inkârcı olanları, davranışları ile kendilerini harcayanları, ya da kendilerine yazık edenleri, haddi aşıp alabildiğine hak aleyhine yalan söyleyen müsrifleri, kötülük ve günahlarını süslü görenleri kendileri istemedikleri sürece doğru yola iletmez.

 

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.