Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da yol (sebil) ile yapılan tamlamalar 5 16.10.2020


"Sevâu’s-sebîl”in yer aldığı âyetlerden dördüncü:

Kur’an Meryem oğlu İsa’nın kendisinden önceki peygamberler gibi bir elçi olduğunu, diğer insanlar gibi kendisi ve annesi yemek yediğini, yani insan olduklarını söyledikten sonra onu tanrının oğlu diyerek ilâh edinenleri şöyle uyarıyor:

(Ey Muhammed!) De ki: “Allah’ı bırakıp da, sizin için ne bir zarara ne de bir yarara gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Mâide 5/76)

Şüphesiz bu dinde, yani Allah’tan gelen Din’in ilâh ve peygamber anlayışında aşırılıktı. İsa’yı ‘tanrının oğlu’ diye yaftalamak hem onun insan, hem peygamber, hemde elçi olarak misyonunu inkâr, ama sahip olmadığı, insan olması açısından asla sahip olamayacağı tanrılığı, Allah’ın bir yaratığına vermek dalâlettir (sapıklıktır).

Kur’an, Allah’ın eş, ortak ve evlat edinmekten uzak olduğunu, O’nun yerde ve göklerde tek bir tanrı (ilah) olduğunu pek çok âyette ısrarlı bir şekilde vurguluyor. (bkz : İhlas Sûresi. Bekara 2/163, 255. Âli İmran 3/6, 18. Nisâ 4/171. Mâide 5/73. En’am 6/102. Tevbe 9/21. Haşr 59/22. Zuhruf 43/84. Kasas 28/70. v.d.)

İnsanlar gibi doğup büyüyen, yeyip içen, topluym arasında dolaşan, sonra da ölen fani birine tanrılık atfetmek çok büyük bir hatadır ve Tevhid inancına aykırıdır.

Üstelik her aklını kullanan insanın göreceği gibi, Allah’tan başka tanrı edinilen kişiler ve nesneler kendilerine tapanlara bir fayda ve zarar veremezler. Onlardan bir fayda ve zarar gördüğünü söyleyenler yalancıdır, ya da nefisleri, onları yetiştirenler, önderleri, akıl hocaları onları aldatıyorlar.

Tecrübe ile sabittir ki insanın kendi eliyle yaptığı, sonra da tanrılık veya kutsallık atfettiği nesnelerde hiç bir güç ve kuvvet yoktur. Hiç bir şey yapamazlar.

Kendileri gibi insan olan birilerini kutsal sayma, onlarda olağaüstü güç olduğunu vehmetme hem aldanma, hem de sapıklıktır. Bu kutsal saydıkları ve kendilerine –öldükten sonra- fayda ve zarar verdiğine inanılan kişi isterse, büyük bir âlim, isterse Allah’ın elçilerinden biri olsun.

Allah (cc) vahiyle onların bu yanlışlarını, doğru inancın, Tevhide uygun peygamberlik ve ilâh inancının nasıl olması gerektiğini, tanrılığı yaratılmışlara vermenin nasıl bir sapıklık ve yanlış olduğunu, hırıstiyanların İsa Mesih ilgili iddialarının temelsiz olduğunu açıklıyor.

Ama bütün bunlara rağmen onların çoğu hakkı görmekten, yanlışta olduklarını anlamıyorlar. Bu hatalı görüşleri düzeltmekten kaçınıyorlar.

Halbuki âlemlerin Rabbi Allah her şeyi bilendir. O herkesin halini bildiği gibi, kimin hakta, kimin sapıklıkta olduğunu da bilir.

Kur’an bundan sonra şöyle diyor:

De ki: “Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da (sevâu’s-sebîl’den de) şaşmış bir kavmin arzularına (hevâlarına) uymayın.” (Mâide 5/77)

Âyette geçen ‘ğulüvv’ bir konuda ifratta bulunmak (aşırı gitmek), haddi aşmak, sınırı çiğneyip geçmek demektir. Bu kökten ‘el-ğalyu’, tenecerenin kaynayıp taşması demektir. Bir âyette bu manada geçiyor. (Duhan 44/44-46)

Ğalayân’ ise ; çok şiddetli öfkelenmek, savaşın kızışması anlamında. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 547) Ya da, ateşin aşırı olması, ruhsatın (aşırı olmamanın) zıddı olması. Fiyatların aşırı yükselmesi.

Ğulüvv’, inanç ve amelde vahyin ölçülerini bir tarafa atıp nefsin aşırı isteklerine, keyfine uymadaki haddi aşmak demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 11/78)

Bunun örnekleri çoktur.

Mesela; Allah’a eşler/ortaklar bulmak (şirk), ya da O’nun yanında başka şeylerin tanrı olduğunu sanmak, Allah’la birlikte onlara da tapınmak, ya da kendilerine büyük tanrıya götürsün diye aracı tanrılar bulup onlara ibadet etmek gibi.

Allah’ın izin vermediği inançlar ve ibadetler ihdas etmek, O’nun hükümlerine aykırı hükümler uydurmak ‘ğulüvv’dür. Dinde emredilmediği halde yeni ibadetler uydurmak, istenmediği halde daha çok dindarlık taslamak da öyle.

Ğulüvv’ oku ileriye atmaktır. Buradan hareketle herhangi bir şeyin menzilini geçmek ve sınırını aşıp ileriye gitmek anlamına ulaşılmış.

İslâmın çizdiği sınırlar (koyduğu hudutlar) hakk’tır. Kitap ehlinin din anlayışında elbette hak olan da var, bâtıl olan da. Dinde aşırılık iki şekilde olur. Birincisi; haklı ğulüvv, diğeri haksız ğulüvvdür. Bu şöyle açıklanabilir: Din’in hakikatlerini iyice incelemek, araştırmak, delilillerini bulmak, ikna oldukltan sonra hükümlerini dikkatlice ve samimiyetle uygulamak. Bu anlayışa din dilinde selâbet, ver’a, takva, ictihad/mücâhede, gayret ve dinî hamiyyet denir.

Hak olan hususlarda titizlik iyidir.

İkincisi; bâtıl ve haksız olan gulüvv-aşırılıktır. Delillere göz yumup, şüpheler arkasına düşerek ifrat (aşırı) veya tefrit (tersine aşırı) ile hak sınırı geçmek, açık-anlaşılır olan hakkı teslim etmeyip tersini benimsemektir. Buna taassup (tutuculuk) veya cehâleti (bilgisizliği ve kör inadı) koruma denilir.

Âyet, ‘haksız yere’ diye işte bu çeşit aşırılığı yasaklamıştır. Yani dinde hedefimiz daima hak olsun, kör bir taklit, kuru bir tutuculuk ile ifrat veya tefrîte sapıp hakkın sınırını geçmeyiniz. Haksızlık yapmayınız, haksız şeylerde ısrar etmeyiniz demektir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/319)

Allah (cc) hırıstiyanların İsa Mesih’i tanrının oğlu diye nitelemelerini «ğuluvv-dinde aşırılık» olarak niteliyor.

«Ey Kitab ehli! Dininizde aşırı gitmeyin (lâ tuğlû) ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur...» (Nisâ 4/171)

Zira onlar hz. İsa’yı sevmekte o kadar aşırıya gittiler ki, sonunda o bir beşer olamaz, olsa olsa Allah’ın insanları kurtarmak için yeryüzüne gönderdiği oğludur dediler, rab edindiler ve öyle inanmaya başladılar.

Yahudiler ise yine aşırılığa giderek hz. Meryem’e iftira ettiler.

(Burada âyet ‘ehl-i kitap’ diye başlıyor, sonra hırıstiyanları hz. İsa konusundaki yanlış kanaatlerinden dolayı uyarıyor. Dolaysıyla muhtemel ki burada ehl-i kitaptan maksat hırısiyanlar, kitaptan maksat da İncil’dir. Esed, Muhammed. Kur’an Mesajı, 1/179)

Buna göre dinde (İslâm’da) aşırıya gitmek (ğuluvv) de, eksiltmek (taksir) de şirke düşmektir

Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: «Hıristiyanların İsa hakkında haddi aştıkları gibi, siz de benim hakkımda haddi aşarak olmadık niteliklerle beni nitelemeyin. Bunun yerine: «Allanın kulu ve Rasûlü» deyin." (Buhârî, E. Enbiyâ/48 no: 3445, Hudut/31 no: 6830. Dârimî, Rikâk/68. Ahmed b. Hanbel, 1/23, 24, 47, 55)

Âyetteki "Allah'a karşı hak olandan başkasını söylemeyin" buyruğu, öncelikle Allah'ın bir ortağı veya oğlu vardır demeyin anlamında olabilir. (Allahu a’lem) demektir. Daha sonra Allah (cc) ehl-i kitaba çağrı yaparak, daha önce bu aşırılıklar yapanlara tabi olmamalarını, onlar gibi olmamalarını emrediyor. Onların, öncekilerin din konusunda Vahye ve peygamberlerine tabi olmak yerine kendi hevâlarına uydukları için sapıttıklarını hatırlatıyor. (Abduh, M.-Rıza, R. el-Menâr (çev.), 7/42)

İlk dönem tefsircilerinden Mücâhid’e göre yoldan sapanlar yahudilerdir. (İbni Ebi Hatem, Tefsir, s: 1181) Kur’an onların zihniyetinin, tutumlarının, yanlıilarının Dâvûd ve Meryem oğlu İsa tarafından lânetlendiğini söylüyor. (Mâide 6/78) Bunun sebebi onların isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı.

Burada sanki şöyle deniyor: «Ey Peygamber! İsa (as) konusunda aşırı giden Hiristiyanlara de ki: «Ey kitap ehli olan Hristiyanlar! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşın gitmeyin. O tanrıdır, ya da tanrını oğludur demeyin. Haktan bâtıla geçmeyin. Lakin: «O Allah’ın kulu ve elçisi…» deyin.

Daha önce kendileri sapmış ve pek çoklarını saptırmış bir grubun arzularına (hevâlarına) uymayın. İddialarıyla hidâyet yolundan sapıtmış yahudiler gibi olmayın. Onların “Muhammed, rüşdüne ermeyen biridir” demeleri gibi siz de bir hata yapmayın.

Sizden önce hak yoldan sapmış olan, İsa'nın gayr-i meşru bir çocuk olduğunu söyleyen ve annesini iffetsizlikle suçlayan Yahudilerin bâtıl görüşlerine uymayın.»

Allah (cc) bundan sonra gelen âyetlerde Yahudilerin uğradıkları zillet, lanet ve helâkı söz konusu ediyor. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 4/655)

«Meryem oğlu Mesih'in ilk izleyicilerinin inançları, büyük ölçüde şahit oldukları gerçeğe ve peygamberlerinin kendilerine öğrettiğine uygun düşüyordu. (Zira o Allah tarafından seçilmiş bir peygamberdi ve tebliğ ettiği din, İslâm idi) Fakat, daha sonra gelenler hz. İsa’ya saygı ve bağlılık göstermede sınırları aştılar, inançlarının felsefi yorumlarından ve fantazilerinden etkilendiler. Öyle ki, hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinle pek az ortak yanı olan âdeta yeni bir din icat ettiler.» (Mevdûdî, E. Tefhimu’l-Kur’an (çev), 1/501)

Allah'ın: "... haddi aşan bir kavmin hevâlarına uymayın" buyruğundaki hevâlar (ehvâ), hevâ kelimesinin çoğuludur.

el-Hevâ’ kelimesinin aslı ‘he-ve-ye’ (hevâ okunur) fiilidir. Bu da sözlükte bir şey yukarıdan aşağıya düşmek, sür’atle gitmek, rüzgâr esmek, bir şeyi sevmek manalarına gelir.

İsim olarak ‘el-hevâ’; hava, atmosfer, rüzgâr, iklim yerine de kullanılır. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 15/115-116)

Hevâ ‘ehvâ’ kalıbında; yukarıdan aşağıya düşmek, bir şeyi el ile sunmak, ‘istevâ’ kalıbında bir şey birinin hoşuna gidip onu meşgul etmek manalarına gelir.

Hevâ’ fiili Kur’an’da dokuz âyette geçmektedir. Bunlardan “düşerek (uçuruma) yuvarlanmak” (Tâhâ 20/81),

Mesajın yücelerden aşama aşama inmesi” (Necm 53/1),

bir şeyin nefsin hoşuna gitmesi” (Bekara 2/87. Mâide 5/70)

nefsanî arzuların peşinden gitmek” (Necm 53/23),

gönülleri bir şeye meylettirme” (İbrahim 14/37),

rüzgârın bir şeyi savurması” (Hac 22/31),

şeytanların ayartması” (En’am 6/71) manalarında kullanılıyor.

Hevâu’; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz, tamtakır şeyler hakkında da kullanılır. (bkz: İbrahim 14/43)

Aynı kökten gelen 'el-Hâviye' cehennem hakkında kullanılır. Bu da cehennemin dipsiz bir uçurma benzediğini, ya da cehennemliklerin yukarıdan aşağıya hızla düşerek cehennem atılmalarını ifade etmektedir. (Karia 101/9)

el-Hevâ (çoğulu: ehvâu)’; sözlükte istek, heves, meyil, sevme, düşme gibi anlamlara gelir. el -Hevâ kelimesi terim olarak nefsin, akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı olan eğilimi, yahut doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelen nefis manasında kullanılılıyor. (el-Isfahânî, R. el-Müfredât, s: 797)

Hevâ’; bunun yanında aşk, nefsin istek ve arzusu, kapris, şehvete meyleden nefis anlamlarına da gelir.

Câhiliyye döneminde genellikle nefsin tutkusu, özel olarak da aşk anlamında kullanılan ‘hevâ’; iyi yahut kötü her türlü istek ve arzuyu da ifade ediyordu. O dönem Arapları ‘hevâ’yı ahlâka ve akla aykırı davranışların kaynağı olarak görüyorlardı. (Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/275)

Türkçe’de ‘nefsin hevâsı’, ‘hevâ ve heves’, ‘hevâsına uyulan nefis’ gibi kullanımlar bulunmaktadır.

Hevâ'ya bu adın veriliş sebebi, sahibini ateşe kadar götürmesindendir.

Âyet ehl-i kitap için uyarıdır. «Ey hıristiyanlar, siz Mesih'in hak olan peygamberliğini ileri geçip de onu ilâhlık mertebesine çıkarmayınız. Ey yahudiler, siz de onun peygamberlik ve nebîliğini inkâr etmeyiniz. Kıymet ve değerini düşünüp de Allah'ın lütfettiği hakkına tecavüz etmeyiniz.» Onlar bu aşırılıkla hz. Muhammed’in ‘elçi’ olarak görevlendirilmesinden önce Hz. Musa’nın ve hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinden uzaklaşmış, dalalete düşmüş ve bir çoklarını da sapıklığa sürüklemişlerdi. «Son elçinin davetine uyun, geçmiş atalarınınızın hevas’sına uymayın. Onları taklit edip peşlerinden gitmeyin.»

Bazıları dümdüz yoldan da (sevâu’s-sebîl’den) sapıyor. Bunun bazı sebepleri var:

1.Onların din işinde hakikati değil, hoşlarına gideni hedef edinmeleri.

2.Bundan dolayı hak yoldan sapmaları, gittikleri yolda da tutuculuk yapmaları

3.Geçmişi, atalarını körü körüne taklit etmeleri.

4.Hevâlarına (nefsin aşırı) isteklerine uymaları.

Bu da hak ile bâtılın, iman ile küfrün, hidâyet ile dalâletin en baştaki farkıdır. Hz. İsa’ya tanrılık yakıştıranlar aslında ona değil, kendi hevâlarına (arzularına) tabi oluyorlar. Zira hz. İsa onlara “bana kulluk edin” demedi. Bununla beraber hz. İsa’ya karşı çıkanlar, annesine dil uzatanlar da hakikate değil, kendi arzularına uyanlardır. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/320)

Yahudilere sanki şöyle deniyor: “Ey Yahudiler! Siz hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmeyiniz. Bu bâtıl inançlarınızı devam ettirmeniz hakikatin sınırını aşmak, dolayısıyla Allah’ın hakkına tecavüz etmektir.”

Bu âyet, Hıristiyanlığın şirk inançlarının etkisi altında kaldığına da işaret etmektedir. (Bkz. 9,30). 

Âyetin lafzen “doğru yoldan sapmış olan” kısmı, yani bugüne kadar bu durumda ısrar eden, zaman içinde ilahlığı dinî önderlerine yakıştırmaya başlayan birçok topluluğa işaret ediyor. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/208)

 

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.