Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da yol (sebil) ile yapılan tamlamalar 12/2 26.09.2021


12-Bilmeyenlerin (câhillerin) yolu 2

 

-Bilenler ve bilmeyenler

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39/9)

M. Âkif Ersoy bunu şöyle cevapladı:

Olmaz ya... Tabii... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse cehâlet denilen yüz karasından”


Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet.
Kâfi değil mi, yoksa bu son ders-i felaket?


Son ders-i felaket neye mal oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!


'Son ders-i felaket' ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!”


-Rabbimiz şöyle buyuruyor:

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.”

(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve ayakta, Âhiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi?

De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer 39/8-9)

Burada insanın psikolojik durumu başka bir açıdan açıklanıyor. İnsanların başına bir felaket, bir bela, bir istenmeyen bir durum geldiği zaman genelde Allah’a yönelirler, dua ederler, yalvarırlar.

Fakat belâ başlarından gidince, nimetlere kavuşunca, rahata erince, darlık zamanında Allah’a yalvardıklarını unuturlar. Kimisi şükretmeyi unutur, kimisi uydurma tanrılara (putlara) kulluk eder.

Hatta bazıları kendisi hidâyetten saptığı gibi başkalarını da sapıtır.

Demek ki Vahiy sürecinde arap müşrikleri Allah’ın varlığına inanıyor, darda kalınca da ona dua ediyorlardı. Tanrısız değillerdi ama ara tanrılar uydurup onlara tapınıyor, onlardan medet umuyorlardı.

Böyle bir tutum elbette Allah’ı hakkıyla takdir eden, O’nun hakkında ma’rifeti olan mü’minlere uygun bir tavır değildir.

Dar zamanda Allah’ı hatırlamak, geniş zamana çıkınca da O’nun unutmak, ya da çakma tanrılardan medet ummak, günah işleyip kötülük yapmak, ölümü unutup dünya hayatına kapılmak sadece İslâm öncesi müşriklerin âdeti değildir.

Bu kötü tutum her devirde ve her yerde insanların çoğunun hatasıdır.

Bazıları hiç kimsenin bir faydasının olmayacağı dar zamanlarda âlemlerin Rabbine sığınırlar, O’ndan yardım isterler, yalvarırlar. Elleri bollaşınca da inkâra, isyana ve zevklerine dalarlar. Yani unuturlar.

Kimisi İslâm öncesinde olduğu gibi putlara tapar, kimisi kendi uydurdukları değerlere, ilkelere, güçlülülere, kutsallık verdikleri kişileri kutsallaştırılar, hatta taparlar. Allah’ı sever gibi onları severler.

Çünkü onlar bilmeyenlerdir.

Bu gibi insanlara mukabil, bollukta ve darlıkta Rabbini hiç unutmayan, yalnızca O’ndan korkan ve yalnızca O’ndan yardım isteyen, Âhiret endişesiyle hareket eden, Allah’ın rahmetini uman, daima ile Allah ile bağı olan iman edenler var.

Bu bağdan, varlığın gerçeklerini anlama, bilme yeteneği doğar. (Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 7/533-534)

İman edenler gece dahi Rablerini unutmaz, ellerinden geldiği kadar kulluk görevlerini yaparlar. Zira onlar hakikati akıl ve yürekleriyle anlarlar. İlâhi mesajın önemini ve ne dediğini bilirler.

Zümer 39/9cu âyet bir soru ile başlıyor. Böyle yapanlar mı, yoksa Âhiretten (azaptan) çekinerek, Rabbinin rahmetini umarak O’na hakkıyla itaat eden ile bir olur mu?


-“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Nasıl bilenlerle bilmeyenler bir olmazsa, itaat eden ile isyankâr kişi aynı olmaz.

Rabbinin büyüklüğü karşısında mütevazi olan ile, O’na kulluk yapmakta kibirli olanlar bir olmaz.

O’nun gönderdiği ilkelerle yaşayan ile, nefsinin hevâsına uyan bir olmaz.

Vahiyden öğüt alanlar, alacak olanlar ancak aklını kullananlardır, derin kavrayış sahipleridir.

Buradaki ‘bilme’; Allah’ı bilen (ma’rifet sahibi), ihlasla O’na yönelen, sadece O’na kulluk eden samimi mü’min ile, yalnız sıkışınca, zor durumda kalınca yaratıcıyı hatırlayan nankör insanın durumunu anlatıyor. Allah hakkında marifete ulaşıp, bununla kulla kulluk etmekten kurtulup Allah’a kul olmanın önemini ve kazancını ifade ediyor.

Ancak âyetin mesajı geneldir. İlim (bilgi) ile hareket etmekle, kesin ilim ile inanmakla; körü körüne, gidenlerin, hevâlarına uyanların, zanlarının ve ümniyyelerinin peşinden gidenleri kapsar.

Hangi konuda olursa olsun ilmin, yani doğru bilginin hayatta önemli olduğunu, Allah katında da bir değeri olduğuna işaret eder.

Ma’rifet Allah’ı âyetlere, yarattıklarına ve inzâl ettiklerine bakarak hakkıyla idrak etmektir, tanımaktır. Basiretin açılmasıdır. Basiret açılınca da kişi şu varlık âlemindeki gerçeklerle yüzyüze gelir.

İlim zihne yığılan, insanı bu gerçeklere götürmeyen, duyuların ötesine taşımayan, kopuk, temelsiz, bir takım bilgiler toplamı değildir.

Gerçek ilim, kişiyi hakikate götüren, hayatı ve ölümü açıklayan, insana görevini öğreten, Rabbini tanıtan ilimdir. (Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 7/534)

Kur’an bu gibi ilim sahiplerine ‘âlimler-bilenler’ diyor.

Vahiy aynı zamanda ilimdir. Bu ilmin kaynağı vahiy olduğu için kesindir. Yani hakikattir. Müslüman bu hakikati idrak eder, anlar ve bilir.

Bir âyette buna işaret ediliyor:

Böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu ilimden sonra eğer sen onların hevâlarına uyarsan, Allah tarafından senin için ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.” (Ra’d 13/37)

Evet, bilmeyenler; tanrısız olabilirler, uydurulan dinlere inanabilir, tanrılara kulluk yapabilirler. İlâhi mesajları kabul etmezler veya aldırmazlar, Allah’ın razı olmadığı işleri yapabilir, zevklerinden başka bir değer, hatta başka kutsal bilmezler.

Onlar vahyi kabul etmeyi bir tarafa bırakın, ilâhi mesajla, bu mesajı ileten elçilerle, davetçilerle mücadele ederler. İlâhi davetin sesini kısmaya, etkisini azaltmaya çalışırlar.

Çünkü böyleleri bilmeyenlerdir.

Allah Rasûlü (sav) bir peygamberin hikâyesini anlatıyordu. O peygamberi dövüyor, yaralıyorlar. O ise bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan dua ediyor: Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.” (Buhârî, Enbiyâ /54 no: 3477. Müslim, Cihad/37(105) no: 4646)

Bilenler, anlayıp uygulayanlar ile; gaflet edenler, hakikati anlamayanlar, inkâr edenler elbette aynı olmaz. Onlar her açıdan farklıdır. Mesela;

İman edenler, insanları irşad etmek üzere Allah’ın Kur’an’da verdiği örneklerin, hak, doğru ve yerinde olduğunu bilirler, yani anlayıp gereken dersi alırlar. (Bekara 2/26)

Kur’an öyle bir kitaptır ki bilecek-anlayacak bir topluluk için Arapça bir Kur’an olarak indirildi. (Fussilet 41/3)

Tarihte bazıları azdılar, sapıttılar, zulmettiler. Kendilerini islah ve irşad etmek üzere gönderilen elçileri yalanladılar. Üstelik onlara karşı mücadele ettiler, hakka karşı tuzaklar kurdular.

Zulüm ve azgınlıklarına devam ettikleri için Allah (cc) onlara hak ettikleri cezayı verdi. Şimdi onlardan bir eser yok. Saltanatları gitti, evleri bomboş kaldı.

İşte bunda ibret almasını bilenler, derin anlayış sahipleri için dersler vardır. Allah (cc) iman edenleri de esenliğe kavuşturur. (Neml 27/50-53)


-Cehâlet-câhil-bilmeyen

Cehâletin ve câhilin bir cok anlamı yanında bir anlamı da bilmemek, bilmeyendir.

Rabbimiz tevhid üzerinde durduktan, kendi yaptıkları nesnelere tanrılık özelliği veren müşrikleri kınadıktan sonra üç imanî-ahlâkî ilkeyi Peygamber’e (sav) ve onun şahsında müslümanlara şöyle emrediyor:

Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâma) uygun olan örfü emret ve câhillerden yüz çevir.” (A’raf 7/199)

Câhil ile bilmeyen arasında bir yönden ilişki var. Âyetin mesajını daha iyi anlamak için câhil kelimesi üzerinde biraz durmakla fayda var.

Câhil kelimesinin aslı ‘cehele’ fiilidir. Bu da sözlükte, bilmemek, tanımamak, kaba davranmak, gücendirmek gibi anlamlara gelir.

Bazılarına göre bu fiil, bilginin zıddı olarak bilgisizlik ve hafiflik, kendini bilmezlik anlamına da gelir.

Kur’an, bu fiili ve bunun türevleri olan ‘câhil’, ‘câhiliyye’, ‘cehâlet’, ‘cehûl’ kelimelerini kullanmaktadır.

Aynı kökten gelen cehâletin üç manaya geldiği söylendi: 1.Nefsin bilgiden boş olması, bilgisizlik, bilmemek,

2.Gerçeğin dışında bir şeye inanma,

3.Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmadır. (el-Isfehânî. R. el-Müfredât, s: 143)

Câhil’, ‘cehele’ fiilinin fail (özne) ismidir. Cehâlette olan, bilgiden mahrum olan, davranışları olgun olmayan, kendini bilmeyen demektir.

Türkçe’de ‘câhillik’; cehâlet, bilgisizlik, bilmeme manasında, ‘câhil’ ise; bilmeyen, ilimden ve olgun davranıştan uzak, biraz da genç ve tecrübesiz kimse anlamında kullanılmaktadır.

Bu kökten gelen ‘câhiliyye’, her ne kadar İslâmdan önceki dönemin inanç, tutum ve davranışlarını, yaşantı, anlayış ve sistemlerini niteleyen ayırdedici bir kavram olsa da böyle olan bütün herkesi kapsar.

Bu niteleme de tarihte kalmış bir dönemin adı olmaktan ziyade; İslâm dışı inanış ve davranışların genel adıdır.

Kur’an’daki “câhil, câhiliyye, cehâlet” kelimelerindeki ortak anlam, bunların öncelikle bilgisizlik olduğu, ama yalnızca bilgisizlik olmadığı, düşüncesizce haraket etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de zanna (sanılara) ve hayâllere (ümniyye’ye) dayanmadır.

Böyle yapmak câhillerin özelliğidir. O yüzden Kur’an diyor ki “câhillerden yüz cevir”.

Görüldüğü gibi pek çok âyette “bilmeyenler-la ya’lemun” geçiyor. Bilmeyenler aynı zamanda câhillerdir.

Câhil oldukları için peygamberlerin tebliğ ettiklerini de, vahyin neleri haber verdiğini de, Kur’an’ı da anlamazlar. Anlamadıkları için vahye tabi olmazlar.

Vahye tabi olmakla elde edecekleri kazançları, uymamakla karşılacakları zararları ve kötü akibeti düşünmezler.


-”sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin”

Bilmeyenlerin yolu onların dini, ahlâkı, hayat anlayışları, tutumları, ibadetleri, kafa yapıları, üzerinde oldukları yaşama biçimidir.

Onlar kendi yollarının reklâmını ne kadar yaparlarsa yapsınlar, hayat anlayışları ne kadar yaygın olursa olsun, sahip oldukları şeyler ne kadar çok ve modern olursa olsun, hatta ne kadar güçlü ve zengin olurlarsa olsunlar, ne derlerse desinler; İslâma uymuyorsa, demek ki gittikleri yol hidâyet değildir. Doğru yol (sırat-ı müstakîm) değildir. İnsanı kurtuluşa değil, felakete götürür. İnsanı hayra, ma’rufa, ideal iyiliğe değil, şeytanın razı olduğu işlere sürükler.

Onların gittiği yol güvenli, hedefe götürücü değil, çakır çukur, dolambaçlı, yönsüz ve tehlikelidir.

Kendilerini ve peşlerinden gidenleri nûra değil nâra götürür.

Allah’ın rahmetine değil, kendi yaktıkları ateşe vardırır.

Onların yolu körlerin yol tarif ettiği yoldur. Ya da yoldan çıkmışların (dâllin’in) gösterdiği yoldur. Veya nereye gideceğini, ne ile karşılacağını bilmeyen saşkınların yürüdükleri yola benzer bir şeydir.

Yol rehberleri de onları doğru yola, doğru olana, hak olana götürmezler.

Bilmeyenlerin (câhillerin) yol tarifine nasıl güvenilmezse, yol için onlardan kılavuz da olmaz.

Onların yolundan gidenler dünyalarını berbat, mutsuz ederler. Bu gibiler Âhirette de kaybedenlerden olurlar.

İşte Kur’an’a göre bilmeyenlerin özellikleri böyle...

Kur’an müslümanlara; “bu bilmeyenlerin yolundan gitmeyin” diyor...

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.